HANiFDOSTLAR.NET

 

Kuran Müslümanı
 

(Şahıs odaklı din anlayışından Allah odaklı din anlayışına...)

Ana Sayfa Hanif Mumin  Iste Kuran Kurandaki Din  Kur'an Yolu  Meal Dinle Sohbet Odasi Hanifler E- Kitaplik Kütüb-i Sitte ?  ingilizce Site Kuran islami Aliaksoy Org  Hasanakcay Net Tebyin-ül Kur'an Önerdiğimiz Siteler Bize Ulasin

 

- Konulara Göre Fihrist

- Saçma Hadisler

- Hadislerin-Sünnetin İncelemesi

- Haniflikle İlgili Sorular Cevaplar

- Misakın Elçisi Kim?

- Kuranda Namaz/Salat

- Onaylayan Nebi

- Kuranda Namaz/Salat

- Enbiya 104

- Kuranda Yeminler

- Adem Hakkında Sorular

- Ganimetleri Resulün Eline Nasıl Vereceğiz?

- Allahın ındinde YIL ve DOLUNAYLAR

- Abese ve Tevella

- Hadisçilerce Tahrif Edilen Ayetler

- Mübarek Yer, Mübarek Vakit

- Arkadaş Peygamber

- Kuranın İndirilişinden Günümüze Gelişi

- Bir Türban Sorusu

- Kuran ve Bize Öğretilenlerin Farkı

- Namazın Kılınışı

- Hadislere Göre Namaz

- Kuranda Salat Namaz mıdır?

- Kuran Yetmez Diyen Uydurukçular

- Bizler Hanif Dostlarız

- Sahih Hadis mi İstersiniz?

- Hakkı Yılmaz'ın Tebyin Çalışması

- Kur'anı Anlamada Metodoloji

- Tarikatçıların Çarpıttığı Birkaç Ayet

- Nasıl Kur'an Okuyalım?

- Kur'anı Kerim Nedir?

- Kur'anda Oruç

- Allah'sız Bir Din ve Allah'sız Bir Kur'an İnancı

- Kuransız Bir İslam Anlayışı ve Müşrikleşme

- Meal Çalışmasına Davet

- Allah Şahit Olarak Kafi Değil mi?

- Doğru Hadisleri Ne Yapacağız?

- Kur'andaki Muhammed ve Peygamberlerin Misyonu

- Mahrem, Avret, Ziynet

- Nur Suresi Çeviri-Yorum

- Cilbab

- Resule İtaat Ne Demektir?

- Hadis Kalburcuları ve Kalburları

- Kur'anı Kerim'in İndiriliş Gayesi

- Kur'anda Amellere Karşı Cahili Yaklaşım

- İslamdışı İnanışlara Kur'andan Örnekler

- Biri Şu Haram Üretim Tesislerini Kapatsın

- Tasavvufta İslam Var mı?

- İslamda Delil Sorunu

- Kurban Kesmek

- İlahi Hitabın Serüveni

- Ecel Nedir?

- Şirk, İşrak, Müşrik, Müşareke, Müşterik

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Peygamberlere Karşı Rabbani Yaklaşımlar

- Salat-ı Tefriciye yada Zikri Çarpıtmaya Bir Örnek

- Mucize Nedir?

- Ayrılıkların Nedenleri

- Sıfır Hata veya Kur'an

- Haniflik Nedir?

- Rabıta İle Şeyhlere Tapanlar

- Hadis Zindanının Mezhepçi Mahkumları

- İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

- Fasık ve Münafıkların Genel Tanımlaması

- Hadisler, Hıristiyanlık ve Selman Rüştü

- Kur'anı kerim'in İndiriliş Gayesi

- Müstekbirlere Karşı Cahili Yaklaşım

- Halis-Hanif İslam

- Kur'anda Şefaat

- Fuhuş Tellalı Tefsirciler

- Hayızlıyken Neden Namaz Kılınmasın?

- Cebrail, Vahiy, Melek

- Dindarlıkta Müşrikleşme Temayülü

- Büyü Yapan ve Yaptıranlar

- Yaratılış, Adem, Havva

- Kur'an Yerel mi, Evrensel mi?

- Reform Dinde mi, Dindarlıkta mı?

- Ne Mutlu Tağutu Olmayanlara

- Peygambere Saygı(?)

- Hadislere Kanıt Diye Gösterilen Ayetler

- Allah Nazara Karışmadı mı?

- Kur'anı Kerimle Amel Etmek Mümkün mü?

- Kur'anda İnkar Edenlerin Vasıfları

- Müminlerin Vasıfları

- Allah'ın Vasıfları

- Kur'anın Vasıfları

- Dine Karşı Cahili Yaklaşımlar

- Kur'an Merkezli Din

- İrin Küpü Patladı; Mevlana

- Hurafe ve Bidatlar

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Hz. İsa'nın Ölümü

- Allah'ın Mesajının Adı: Kelamullah

- Allah'ın Resule Uyarıları

- Kur'ana Göre Tenkit ve Eleştiri Nasıl Olmalı?

- Kur'anda Sevgi

- Sofuların Devlet Desteğiyle Desteklenmesi

- Hans Von Aiberg Aldatmacası

- Kabir Azabı Safsatası

- Kur'an Kıssalarının Önemi; Masal Değiller

- Kur'anda Toplumsal Sünnetler

- Tefsirde İsrailiyyat

- Kardeş Evliliği Olmadan Çoğalma

- Hans Von Aiberg Tutuklandı

- Kur'anda Tevbe Kavramı

- Yaşar Nuri Öztürk'ün Yorumuyla Namaz

- Karadelikler; Bir Büyük Yemin

- Mezhepçilerin Ümmi Açmazı

- Kabe Nedir? Mekkede midir, Kudüste mi?

- Kur'anda Ruh Kavramı

- Kur'anda Nefs Kavramı

- Amin Kavramı ve Putperestlik

- Diyanet İşleri Başkanlığının Sitemize Cevabına Cevaplar

- Resul ve Nebi -1

- Resul ve Nebi -2

- Sapık Bir Fırka: Hansçılar

- Cihad mı, Çapulculuk mu?

- Kur'an Deyip Namazı Yok Sayanlar

- Cennete Sadece Müslümanlar mı Girecek?

- Kur'anda El Kesme Cezası var mı?

- Nazar veya Göz Değmesi Var mı?

- Şehadet Getir, Münafık(?) Ol

- Kur'anda Eleştiri Metodu

- Hacc Mekkede mi, Bekkede mi?

- İslami Tebliğde Kur'an Metodu

- Saptırılan Kavram: Mekruh

- Kur'anda Cuma Namazı var mı?

- Of Be Kader, Allah mı Suçlu Yoksa Biz mi?

- Kader Açısından Cebir ve İhtiyar

- Baban Peygamber Olsa Ne Yazar

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Vahdet-i Vücud, Şirkin Alası

- Tasavvufi Bilginin Kaynağı Vahiy mi?

- İslam'da Resullük Son Bulmuştur

- Teveffi Kelimesi ve Arap Dili

- Tasavvuf Üzerine Düşünceler

- Nefis Mertebelerinin İç Yüzü

- Allah Rızası Anonim Şirketi; Tarikatlar

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -1

- Tasavvuf ve Eşcinsellik -2

- Nakşi Şeyhi Allah'ın Avukatı mı?

- Kur'anda "ve+la" Öbeği

- Putlar ve Tapanlar

- Son Peygamberimizin Okuma Yazması

- Mesih ve çarpıtılan Bir Ayet

- Hac İzlenimleri

- "Üzerinde 19 var" da Son Nokta

- Secde Emri

- Kur'andaki Hac

- Aracıların Gaybı Bildiği İnancı

- Tarikatçı - Müşrik Karşılaştırması

- Gazali'nin Kadına Bakışı

- Kur'anda Kadına Verilen Önem

- Başörtüsü Allah'ın Emri Değil

- Başörtüsü Takmak Kur'anda Var mı?

- Kur'anda Kadın Dövmek Var mı?

- Cariye, Köle; Utanmaz Mealciler

- Kadına Yönelik Şiddet

- Sünnet Edilen Kızın Öyküsü

- Erkekçe ve Kadınca Meal Konusu, Nebe 33. Ayet

- Harem - Selamlık Kimin Emri?

- Zina, Evlilik ve Örtünme Adabı

- Cariyeleri Aç, Hür Kadınları Kapat (!)

- Çok Eşliliği Yasaklayan Ayetler

- Kur'ana Göre Evlilik Hukuku

- 2 Kadın = 1 Erkek, Uydurma mı?

- Danimarkalı mı Sapık, Buhari mi?

- Ebu Hanife, Cariyenin Avreti

- Nisa 25, Hür Kadın ve Fahişe İfadesi

- Maymunların Hadisi ve Recm Vahşeti

- Hz. Muhammed'in Tebliği

- Peygamberi Tanrılaştırma

- Angarya Haline Getirilen İbadet

- Buhari'nin Hadislerini Buhari Yazmamıştır

- Hadis ve Sünnet Gerçeği

- Uydurma Hadisler, İslamın Kara Boyası

- Hadisler Dinin kaynağı Olamaz

- Uydurmaların Sınırı Yok; Şeytan Geyiği

- Beşeri Hükümler Neden Kutsal Oluyor?

- Hadis - Kur'an Çelişkisi

- Kur'anda/Dinde Olanlar ve Olmayanlar

- Cehennem'den Çıkış Yok

- Kur'anda Tağut

- Ebu Hureyre Gerçekte Kimdir?

- Hadis - Mantık Çelişkileri

- Kurban ve Kurban Bayramı Nereden Geliyor?

- Hadislere Göre Kur'an Eksiktir

- Bildiri: İslam Anlayışında Reform

- Arapça mı, Arap Saçı mı?

- Koca mı Üstün, Allah mı?

- Esbab-ı Nüzül Komedi Hadisleri

- İşte Geleneğin Dini

- Ulul Emir İle Kim Kastediliyor?

- Kul Hakkı

- Yezidi Bir Gelenek: Aşure Tatlısı

- Hz. İbrahim'den Asrımıza Dersler

- Taklitçiliğin Boyutları

- Seb-ul Mesani Nedir?

- Kelle Sayılarak Gerçek Bulmak

- Kıyamet - Mahşer Günü ve Sonrası

- Kur'anda Namaz Vakitleri

- Kur'anda Cuma Konusu

- Salih Olmak Yetmez

- Hudeybiye Anlaşması Uydurma mı?

- Kitap Yüklü Eşekler

- Kur'andaki Hac

- Hz. Nuh'un Oğlu Kimdi? İftira mı?

- Ruhun Ağırlığına Başka Bakış

- Hz. İbrahim Yalancı Değildi

- İncil'de Kadına Bakış

- Şirkin Büyüğü Küçüğü Olur mu?

- Kur'andaki Abdest ve Hijyen

- Din de Bir Araçtır

- Kur'an Okumanın Zararları

- Kur'anda Dua Ayetleri

- Kur'anda Tarih Kavramı ve Bilinci

- Şekilsel Secde Kur'anda Yok mu?

- Salat ve salatı İkame

- Kur'andaki Emr Kavramı Üzerine

- Dindar İnsanlar Şirk Koşar

- Alak Suresinin İlk Beş Ayeti

- Men Arefe'nin Çözümü

- Kur'andaki Av Yasağı

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Kur'anda İnsan Hukuku

- Din Büyüklerini Tanrılaştırma

- Allah'a ve Muhammed'e Değil

- Kur'andaki Örnek Tevekkül

- Şekilsel Rüku Kur'anda Yok mu?

- Hz. İbrahim Kuşları Kesti mi?

- Ehli Sünnet Dininin Anayasası

- İnsan Allah'ın Halifesi mi?

- Kur'an Üzerinde Düşünmek

- Şirkin Kuyusuna Düşenlere Uyarılar

- Kur'an Ölülere Okunmak İçin mi İndirildi?

- Ayda Okunan Kur'an Masalı

- Hz. İbrahim, Safa ve Merve Masal mı?

- "Haç"er-ul Esved (!)

- Mevlana Sahte Bir Peygamber Değil mi?

- Tasavvufun Tanrısı İki Zıttır

- Kur'andaki Tasavvuf: Teveccüh

- Önce Batıl ve Hurafe İle Savaşalım

- Resuller Haram Kılamaz mı?

- Elçi Muhammed ile İnsan Muhammed'in Farkı

- Tarikatlarda Aracılar Rezaleti

- Nur Suresi 31. Ayet Nasıl Çarpıtılıyor?

- Sırat Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin mi?

- Kur'anda Zalimler

- Bütün Mehdileri Çöpe Atıyoruz

- Kur'ana Göre Ramazan Ayı ve Haram Aylar

- Tasavvufçuların İlahı; Varlık ve Yokluk

- Tasavvufçuların Küçük Putları

- Sünnet Etmek yaratılışı Değiştirmedir

- Son Peygamberimizin Mektupları

- Fıtrat ve Namaz Vakitleri

- Mescid-i Aksa Nerede?

- Büyük Kandırmaca: Hadis

- Kur'an Neden Arapça Olarak İndirilmiştir?

- Kimin dini? Kimin Kitabı? Kimin Meali?

- Evliya Kelimesinin geçtiği Ayetler

- Şimdiye Kadar Yaşanan İslam

- Ayın Yarılması Diye Bir Mucize Yoktur

- Kabe Dikili Taş Değil mi?


Up | Down | Top | Bottom
 
Şu da emredildi: Yüzünü dine bir Hanif olarak çevir. Sakın müşriklerden olma.

Yunus Suresi 105

Ben bir Hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.

Enam Suresi 79

İbrahim ne bir Yahudi idi, ne de bir Hıristiyan. O sadece hanif bir müslümandı. O müşriklerden değildi.

Ali İmran Suresi 67

Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmetti; bir Hanif olarak Allah'ın önünde eğiliyordu. Müşriklerden değildi.

Nahl Suresi 123

De ki Allah doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır.Haydi artık Hanif olarak İbrahim'in Milleti'ne uyun! Müşriklerden değildi o.

Ali İmran Suresi 95

Allah'a ortak koşmadan, Hanifler olarak... Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.

Hacc Suresi 31


Up | Down | Top | Bottom

HABERLER

 

 








 

 

  Hanif Islam

 

Genel Tartışma
 Hanif Dostlar Ana Sayfa -> Genel Tartışma
Konu Konu: ahlakın kaynağı... Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Gönderi << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

ahlakın kaynağı nedir...

din midir...

akıl mıdır....

dinsiz insanlar ahlaksız mıdır...

dinsizlerde görülen ahlaklı davranışların kaynağı nedir...




__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Ahlak kurallarının kaynağı nedir? Bir sürü kalıba girebilen bu kurallar bütünü nereden geliyor? İnanan kesimlere göre Tanrı'dan geliyor. Bazı biyologlar kaynağın evrimleşme sürecindeki bir takım ince detaylardan kaynaklandığını ifade ediyor.

Nicholas Wade / NY Times

İlk bakışta, doğal seleksiyon ve güçlünün hayatta kalması kuramı sadece bencil bir düşünce olarak görülse de, grup halinde yaşayan hayvanlar alemine göz attığımızda, bencilliğin oldukça sınırlı olduğunu görüyoruz ya da sosyal yaşamın içinde çok da avantajlı olmadığını anlıyoruz.

Virginia Üniversitesi'nde psikolog olan Jonathan Haidt, 'The Happiness Hypothesis' adlı kitabında, ahlak olgusunun evrimsel gelişimini din ve politikaya dayandırarak oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Dr. Haidt, çalışmalarına canlılardaki 'iğrenme' duygusunu inceleyerek başlamıştır. İnsanların reaksiyonlarını test ederek, kişilerin bişeylerin yanlış gittiğine dair çok güçlü hisleri olduğu halde, bu hislerini açıklayamamalarını incelemiştir.

Örneğin, aç bir ailenin, akşam yemeğinde bir arabanın altında ezilen köpeklerini pişirerek yemelerinin nasıl bir duygu olacağını ve kişiler üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğini anlamaya çalışmıştır. Bu duruma da 'ahlaki şaşırtma' adını vermiştir. Kişilerin yaşamış olduğu bu şaşkınlık, Dr. Haidt'i ahlak veya erdem konusunda iki farklı zihinsel sistem eksen etrafında düşünmeye yöneltmiştir. Bunlardan biri eskiden kalma sistem, diğeri ise modern sistem olarak isimlendirilebilir.

Dr. Haidt'in eskiden kalma olarak nitelendirdiği sistemde, ahlaki önseziler ve de konuşma dilinin gelişmesinden önceki dönemlerde oluşan duygusal merkezli davranışlar ön plandadır. Modern sistem ise kısaca, etik muhakeme olarak adlandırılabilir. Bu süreç de dil kavramının gelişiminden sonra, insanların yanlış ve doğru arasındaki farkı ayırt etmesinden sonraki zamana tekabül eder.


Birçok insana göre tren raylarında duran dört kişinin canına karşılık başka yöndeki bir kişiyi katletmek kabul edilebilir bir davranıştır. Fakat, aynı dört kişinin hayatını kurtarmak için, bir kişiyi tren raylarına göz göre göre atmak herkese aykırı ve yanlış gelir.Geçmişten gelen bilinçaltı kuramı, bir kişiye direk olarak fiziksel zarar vermeyi hiçbir şekilde kabul edemiyor.

Dr. Haidt'in teorisine göre, ahlaki şaşırtma da zaten, etik bir muhakeme yetisinin başarısız olması halinde ortaya çıkan bir durumdur.

O halde evrimleşme süreci, bir tanesi yeterli gibi görünürken, neden beyni iki ahlaki sistemle donatmıştır?

Jonathan Haidt, insanoğlunun oldukça karmaşık bir zekaya sahip olduğunu ve bu engin zekanın her soruna dil kökenli bir neden yarattığını söylüyor. Ayrıca insanın bilinçaltında yarattığı ahlaki veriyi file benzetirken, bilinci de o filin üzerindeki biniciye benzetiyor. Filozofların ve psikologların da sadece filin üzerindeki biniciye odaklanmalarının onları daha dar bir bakışa ve yanılgıya sürüklediğini ima ediyor.

Ortak beş unsur
Hindistan gezisinden sonra Haidt, antropoloji ve psikoloji bilimini tüm incelikleriyle tararken, ahlakın her kültürde ortak olan beş unsurunun varlığını keşfettiğini itiraf ediyor. Bunların bir kısmı şahısların korunmasını sağlarken, diğerleri de bir grubu bir arada tutmak için bağlayıcı bir görev üstleniyor.

Kişileri korumaya endeksli beş ahlak unsurundan biri insanları korumayı hedeflerken, diğeri de adalet duygusuna vurgu yapıyor. Kalan üç unsur da tamamen bağlayıcı bir görev üstleniyor. Yani insanları bir arada tutmak için programlanmış. Bu detayların hepsi otorite ve hiyerarşiye saygı ve biraysel saflığı güçlendiriyor.

Kişisel gelişime baktığımızda da bu beş ahlaki unsur, çocukları belli meziyetlere yönlendirmek için çalışıyor. Çünkü aslında bu meziyetler öğreniliyor ve kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Batı toplumları,ahlakı tamamen adalet prensipleri üzerine konsantre etmeye uğraşırken, farklı toplumlarda bencillik daha baskın bir ahlak şekli haline gelebiliyor.

Ahlak ve kutsallık fikri birbirine bağlı iki olgudur. Günümüzde güncelliğini ve önemini yitirmiş olsa da, aslında kökenini sosyolojinin kurucusu Emile Durkheim'dan alır.

Din ve inanç da etkili
Dr. Haidt, din ve inanç faktörünün, insanoğlunun evrimleşmesinde oldukça etkili olduğunu da belirtiyor. 'Eğer dine dayanan bir aklımız olmasaydı, grup bilincini oluşturmak da çok zor olurdu' diyor Haidt.


__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

‘Dine dayanmayan ahlak (seküler ahlak) olur mu?’ İsmet Berkan ‘Olur’ dedi. Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol da dünkü yazısında ‘Olmaz!’ veya ‘Çok zor’ diye yanıt verdi.
Ben de burnumu sokayım dedim.
Evet, dine dayanmayan ahlak olur. Ahlakın hiç de ilahi olmayan iki temeli vardır: Birincisi toplum, ikincisi birey. Ahlak, toplumsal yaşamda bireyler arası ilişkileri düzenleyen normlardan oluşur. Din olsa da, olmasa da, iki kişi bir araya geldiği zaman uyulması gereken bazı kurallar kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Birey açısından ise önemli olan bazı evrensel istekler ahlakın biçimlenmesinde rol oynar: Özgürlük isteği, neslini sürdürme güdüsü, yaşam içgüdüsü... Bunlara ‘insanın doğası’ diyenler de var.
Ahlakın ortaya çıkmasında sadece bireyle toplum arasındaki çekişmeler değil, toplumsal sınıflar ve cinsiyetler arası çekişmeler de rol oynar.
Dine gelince, unutmayalım ki, din de toplumsal bir kurumdur. Dini toplum yaratmıştır, toplumu din değil. Tabii ki dinin toplum üzerinde müthiş bir etkisi var. Toplumu derinden etkiliyor ve değiştiriyor. (Burada, Marx ile Weber’in ünlü karşıtlığına gelip dayanıyoruz!) Fakat, uzun dönemde son sözü söyleyen toplumdur!
Bir an durup düşünelim: Kapitalistleşmiş, sanayileşmiş, kentleşmiş, teknolojide ilerlemiş toplumlarla avcılığa ve tarıma dayalı üretim yapan toplumlar aynı ahlak kurallarıyla yaşayabilir mi?
Uzun dönemde dinin teknolojinin getirdiği yeni toplumsal koşullara uymaktan başka yapacağı bir şey yok! Bütün bunları, İslam’ı düşünerek söylemiyorum. 2000 yıllık Katolik Kilisesi’ne bakın. Katolik ülkeler boşanmayı kabul ediyor, kürtajı ve doğum denetimini kabul ediyor, kiliselerde eşcinseller (hatta bazıları papaz olduğu halde) evleniyor...
Bizde transseksüeller televizyonların gözdesi. Arabistan’da kadınlar hâlâ otomobil kullanamıyor. Sıcak Senegal’in Müslüman kadınları yarı çıplak dolaşıyor. Hepsi de Müslüman ülkeler!
Aslında bazı durumlarda dinin ahlak üzerinde olumsuz bir etkisi de olabilir: Dinler, ilahi bir kaynaktan geldiklerine inanıldığı için kolay kolay değişmezler. Oysa toplumlar devamlı bir değişim içindedir. Değişen toplum, yeni kurallara gereksinme duyarken, din eski kuralların sürmesinde diretirse (ki çoğu kez diretir) eski ve yeni ahlak kuralları arasında çatışmaya neden olabilir. Bu durum, özellikle cinsel konularda görülür.
Ve nihayet dinler arasındaki savaşları unutmayalım. Bu savaşlar, istisna olamayacak
kadar çoktur ve kanlıdır. Engizisyon mahkemeleri, Katoliklerle Protestanların savaşları, Haçlı seferleri, sömürgelere götürülen ilahi mesajlar ve kızamık mikrobuna karşılık metropol ülkelere getirilen frengi mikrobu... Arapların iki yüzyıl içinde İspanya’dan Çin’e kadar devasa bir imparatorluk kurmaları... Yakılıp yıkılan kentler, öldürülen çocuklar, kadınlar... Hepsi din uğruna değil miydi?
Ahlak açısından günümüzün en yaman çelişkisi bilimde yaşanan değişikliklerden ve yeni buluşlardan gelmektedir: İnsan klonlanabilir mi? Yeni canlı türleri yaratılabilir mi? Domuzdan insana kalp nakli caiz midir? Kafa nakli yapılırsa kimin günahı kime yazılır?
Cennete gitmek gittikçe zorlaşacak gibi gözüküyor.



türker alkan



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

...Yelpazenin diğer ucunda, İslamcılar gibi kimi dinciler, bütün ahlakî hakikatlerin sabit, değiştirilemez olduğunda ısrar etmektedirler. Ahlakî açıdan neyin doğru ya da iyi olduğu Kuranda ayrıntılarıyla açıklanmıştır ve bu hakikatler ezeli ve ebedidir; sosyo-tarihsel bağlamdan bağımsızdır. Daha doğru bir biçimde bir dizi ahlaki ilke olarak tanımlanabilecek şeriat yasal zorlayıcı emirlerden ibaret olmaya zorlanmıştır. Bu emirler açık ve sonsuza dek belirlenmiş oldukları için, daha öte bir anlayışa (fıkıh) ulaşmak için aklı kullanmaya gerek yoktur. Ahlaksal ve iyi olan Tanrının emrettiğidir. Kişi ahlaksal bir yaşama ulaşmak isterse, yapması gereken tek şey yazılmış olanı izlemek ve onu her duruma uyarlamaktır. Bunun aklın işletilmesiyle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, klasik İslami anlayışla da hiçbir ilgisi yoktur. Dinciliğin bu yozlaşmış biçimi, iman ve aklın birbirine düşman edildiği bir dünyada zorunluluk haline gelmiştir...

yazının tamamı  şu linkte...


AHLAK SORUNU - SAYI 10 - Ahlakın Kaynağı | Yannis Toussulis





__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

 

Seküler ahlakın varlığını savunmak



Hiç kuşku yok, Prof. Dr. Şerif Mardin, yaşayan en önemli sosyal bilimcilerimizden biri. Radikal’de dün Prof. Mardin’in ‘Mahalle baskısı’ kavramı hakkında yaptığı son konuşmanın tam metnini gördünüz, umarım okudunuz da.
Prof. Mardin’in konuşması gazete manşetlerine ‘Öğretmen imama yenildi’ cümlesiyle yansıdı ama bana göre onun asıl söylemek istediği tam bu değil.
Önce izninizle Prof. Mardin’den bir alıntı yapacağım:
“Benim buradaki buluşum şu: Öğretmen, okul, öğrenci, kitapları vs. bütün o yeniden inşa edilen ve Cumhuriyet’in bize getirmiş olduğu bu inşa edilmesi istenen kolektiviteden ve bu işe iştirak eden, katılan vatandaş. Burada küçük bir eksiklik var. Cumhuriyet’te ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce yok. Diyeceksiniz ki: ‘Adam, laik bir sistem ileri sürdüğü için bu işlerle uğraşmaz bu insanlar.’ Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene, dindar olsun olmasın, insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laik diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmış. Kim mesela, bunların piri kim? Bunların piri Kant. Kendisi iyi, doğru ve güzelden başlayarak bir felsefe inşa etmeye çalışmış olan birisi. Biraz Kant’ı böyle yanlı hale getiriyorum. Ama Kant’ta bu yan var.
Bizim Cumhuriyet öğretimizde, ‘iyi, doğru ve güzeli’ derinliğine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey. Binlerce sayfa bulmadığımız zaman ne kalıyor. Bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine alması? ‘Göz’ kalıyor, ‘bakma’ kalıyor.  Göz ve bakma paradoksal olarak, yani sanki mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Gerçekten orada önemli bir şey var, aynı zamanda öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca, işte orada olan diğer elemanlar geliyor. Ha mahallenin kendisine baktığımız zaman, orada gerçekten, ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında bir düşünce var. Nedir o düşünce? İslami düşünce tarzı.”
Prof. Mardin’in ‘iyi, doğru, güzel’ dediği ahlaki sistem esas olarak ve onun örnek verdiği Immanuel Kant da bir ahlak sistemi kurucusu.
Esasen Kant’tan beri biliyoruz ki, ‘iyi, doğru ve güzel’in kaynağı din değildir. Elbette bütün dinler ‘iyi, doğru, güzel’ hakkında önemli şeyler söylemişler, sistemlerini bunun üzerine kurmuşlardır ama ‘iyi, doğru ve güzel’ illa dinden kaynaklanmak zorunda değildir. ‘İyi, doğru ve güzel’in kaynağı bizatihi insanın doğasıdır. O yüzden de, ahlakın kökeninin insan hakları olduğu anlayışı genel kabul görmüş anlayıştır artık.
Bunları aslında söylememe bile gerek yok ama tam da Prof. Şerif Mardin’in gözlemlerine dayalı olarak getirdiği eleştiriler eşliğinde, ahlakın kökeninin din değil insanın kendisi olduğunu söylemek, ‘iyi, doğru ve güzel’in dinlerden bağımsız evrensel bir doğası olduğunu hatırlatmak maalesef bir zorunluluk.

ismet berkan


__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Filozofların Evrensel Ahlak Yasaları
Platon’a göre asıl gerçeklik idealar evrenidir. Varlık evreni ise idealar evreninin bir kopyasıdır. Platon ahlâk anlayışını da idea anlayışıyla açıklar. İnsanın amacı mutluluğa ulaşmaktır. Mutluluğun tek yolu da erdemdir. Erdem insanı mutlu kılar. İnsan iyiye varmak ister. İyi ideası zaman üstüdür, ne doğar ne de yok olur. Nesneler dünyasında insanın verdiği ahlâk yargıları, ahlâkî değerler, bu iyi ideasının bir yansımasıdır. Eylemlerimizin ahlâkî ilkesi bütün zamanlar için geçerli olan iyi ideasında temelini bulur. Buna göre ahlâklılık, iyi ideasının bilgisine dayanır. Platon için de “ kimse bilerek kötülük yapmaz.” Buna göre, iyi ideasını bilmek, doğruluk (hakikat) ile aynı anlama gelmektedir.

Platon ‘un ahlâkı tek kişiyi değil toplumun mutluluğunu esas alır. Bu mutluluk da ancak devlette bulunur. Devletin amacı insanlara erdemli, iyi olan bir yaşam sağlamaktır.

Fârâbî (870-950)’ye göre de evrensel bir ahlâk yasası vardır ve bu yasanın objektif özellikle oluşacağını belirtir. İnsanlar için iyilik ve mutluluk yöneldikleri hedeflerdir. Bu hedeflere insan akıl yoluyla ulaşır. Yani iyi ile kötü akıl yoluyla belirlenir. İnsana özgür iradeyi akıl verir.

Spinoza (1632-1677)’ ya göre, insan tutkular ve düşünce ikilemi içinde yaşar. Tutkular, ruhun karışık ve bulanık yanını oluşturur ve bunlar güçsüzlük, erdemsizlik ve yetkinsizlik halleridir. İnsan tutkularıyla bir köle, düşünce durumunda ise özgürdür. Özgürlük erdemdir. Buna göre, ahlâkın hedefi düşünce ile tutkuları yenmektir. Ahlâkî hayat, aklın tutkulara karşı savaşıdır ve insanı tutkuların kölesi olmaktan kurtarıp, onu özgür kılmaktır.

İ. Kant (1724-1804) kendisinden önceki filozofların öne sürdüğü ahlâksal eylemlerin mutluluk olduğu görüşünü kabul etmez. Çünkü, mutluluk kişiden kişiye göre değişen bir durumdur ve yaşamın amacı olamaz. Oysa ahlâkın temelini herkes için değişmeyen bir şey oluşturmalıdır. Bu şey ise iyiyi isteme dir. Asıl olan amaç, ister gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin iyiyi isteme dir. Bu bir ahlâk yasası olmalıdır. Kant bu ahlâk yasasını şu yargı ile dile getirir: “ Öyle hareket et ki, senin hareketlerin aynı zamanda başka insanların da hareketleri için bir ilke ve yasa olsun.”

Kant bu yasayı insanın kendi özgür iradesi ile karar verdiği ve uyduğu için, evrensel ahlâk yasası olarak değerlendirir. Özgür iradenin bu yasayla birleşmesi gerçek özgürlüktür. Gerçek özgürlük ise insanın değerini tam olarak ortaya koyar.

Kant , evrensel ahlâk yasasını akıl yoluyla temellendirmiştir. Bu yasa hem sübjektif hem de objektif özellikler taşır; kişinin özgür kararına bağlı olduğu için sübjektif, evrensel olma özelliği taşıdığı için de objektiftir.

Kant’ın bu görüşleri şöyle örneklendirilebilir: Öğrencinin derslerine çalışması onun ödevidir. Öğrenci, ödev olduğu için derslerine çalışıyorsa, bu ödeve uygun eylemde bulunuyor demek olur ve bu da ahlâkî bir eylem olur. Ama, sınıf geçmek gibi bir fayda amacı ile çalışıyorsa, o zaman bu çalışma eylemini ödev olduğu için değil, onu bir başka amaç için , bir fayda amacı için yapmış olur ki, o zaman bu ders çalışma eylemi ahlâkî bir eylem olmaktan çıkar.

Yine örneğin, yoksula yardım etmek bir ödev olarak yerine getiriliyorsa, bu ahlâkî bir eylem olur. Ama, yardım kişinin kendi duygularını tatmin etmek amacıyla yapılıyorsa, bu eylemin ahlâkla bir ilgisi yoktur.

Bu akılcı ve formalist (içeriksiz) niteliği ile Kant’ın ahlâk anlayışı, ahlâk yasasını birey üstü ve evrensel bir boyutta temellendirirken, bir yandan ahlâk felsefesinin mutluluk ahlâkı ve dinsel ahlâk gibi içerikli ahlâk anlayışlarından olan bağımsızlığını, öbür yandan da ahlâk değerlerinin göreliliğine karşı genel-geçerliğini ve mutlaklığını savunmuş olur.

Ahlâk problemi yalnızca felsefede kalmamış, dinler de ahlâk yasasıyla ilgilenmişlerdir. İslâm dünyasında gelişen tasavvuf düşüncesi, ahlâk yasasını kendine özgü yorumuyla temellendirmeye çalışmıştır. Bu görüşler Türk-İslâm kültüründe ortaya çıkmış olan önemli kişilerde örneklendirilebilir.

Mevlânâ (1207-1273): Mevlânâ’ya göre, evrensel ahlâk yasasının kaynağı Tanrı’dır. Tanrı insanı , kendi mutlak gücünü ve büyüklüğünü bilmesi için yaratmıştır. İnsan yaratılanların en değerlisidir. İnsan bir takım sorumluluklar taşır. Bu sorumlulukları Tanrı’nın güç, güzellik ve yüceliğini en saf biçimde bilmek ve buna göre yaşamaktır. İnsan gelip geçici zevklerden arınarak ilahî aşk ile Tanrı’ya yaklaşmalıdır. İlahî aşkı içinde duyan kişi tüm insanları sevecektir. Evrendeki varlık ve düzenin kaynağı Tanrı olduğu için, kim ve ne olursa olsun sevilmeli ve hoşgörüyle davranılmalıdır.

Yunus Emre (1238-1320): Mevlânâ gibi tek gerçeklik olarak Tanrı’yı kabul eder. Tanrı ilk önce sevgiyi yaratmıştır. Bu nedenle bütün canlılara sevgi ile yaklaşılmalıdır. İnsan, kendine kötülük yapılsa bile iyilikle karşılık vermesini bilmelidir. Ancak böyle davranılırsa erdem sahibi olunur. “ Dünyadaki her yaratığa aynı gözle bakmayan, dinin evliyası olsa bile, gerçekte asidir.” Sözü Yunus Emre’nin görüşlerinin özünü oluşturmaktadır.

Hacı Bektaş Veli (1210-1270): Mevlânâ ve Yunus Emre’nin görüşlerini benimsemiştir. Onun ahlâk anlayışı ve dayandığı ilke Tanrı’ya duyulan sevgidir. Onun felsefesinde iki temel kavram vardır. Biri “fark”, diğeri “cem” kavramıdır. Fark, Tanrı ile yaratmış olduğu insanı birbirinden ayrıymış gibi bilmek ve tanımaktır. Cem ise, Tanrı ve insanı birlik olarak bilmek ve tanımaktır. Bu bilme ve tanıma, varlığın sırrıdır. Bu sırra yükselen ve onu bilen kişi ise, kâmil, bilge kişidir. Kâmil kişi, yaratan ile yaratılanı birbirinden farklı görmez. Bilge kişi yaratanın, yaratılanın iç yüzü olduğunu, yaratılanın da yaratanın kendisinin ve bilgisinin dış yüzü olduğunu bilir. Tanrı ile insan arasındaki bu beraberlikte ve varlıklar arasındaki , diğer varlıklara ve insanlara sevgi ile yaklaşmanın ve sevgiye dayanan evrensel ahlâkın kaynağı bulunur.


__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Ahlakın Kökeni: Neden İyiyiz?



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Dinin suretinden bağımsız ahlâk / Kenan Çamurcu
Ahlâk tartışmasının önemi, toplumsal kesimlerin ortalamasını almaya müsaade edecek dengeli çerçeveyi belirlemenin yegane imkanı olmasından geliyor. Her din, felsefi inanç ve kültürel farklılığın kendine özgü iç algıları ve kabülleri olabilecekken, “ahlâk”, bütün bu farklılıkları kendi potasında barış içinde, birarada ve uyumlu yaşatabilecek ortalamayı sağlayabilen bağımsız değişken rolü oynayabilir.
 
Bundan dolayıdır ki felsefi tartışmaların en mühim başlıklarından bir tanesi dinden bağımsız ahlâk  olup olmayacağı üzerinedir.
 
Kimi dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançların ahlâkı dinden bağımsızlaştırmaya çalışması; herkese göre, ortalama ve ortak kabüle imkan tanıyacak yeni bir ahlâk inşa etme arayışından kaynaklanır.
 
Niyet ve yaklaşım haklı gibi görünmekle birlikte, ahlâk, kavramsal çerçevesi itibariyle dinden, daha doğru bir ifadeyle, dinî hayatın beslediği beşeri kültürden bağımsız olamayacağı için dinden bağımsız ahlâk aslında biraz sorunlu bir yaklaşım gibi görünüyor. Öyleyse bunun yerine kavramsallaştırmayı düzelterek şöyle sormalıyız:
 
Dinin suretinden bağımsız ahlâk olabilir mi?
 
Soruyu böyle sormamızın nedeni şudur: Dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançlar dahi içinde geliştikleri kültürel ortama yabancı olamayacakları için dinden bağımsız ahlâk kategorik olarak mümkün değildir. Bir ülkenin veya toplumun kültürüne akıl almaz yabancılaşma, ancak sömürgeleştirilmiş coğrafyalarda emperyalist gücün çözüm ortağı olmayı kabul etmiş ve kendisine bu nedenle kaynak aktarılan aydın sınıfı için düşünülebilir. Nitekim sömürge aydını, elindeki ayrıcalıkları korumak için kendi kültürüne yabancı ve ilgisiz olmakla kalmıyor, aynı zamanda düşmanlık da edebiliyor.
 
Sömürge aydınının sözkonusu ettiği biçimiyle dinden bağımsız ahlâk, Avrupa tecrübesindeki dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançların kasdettiği şey değildir. Orada kurumsal anlamda dinin (kilisenin) dışında geliştirilmiş bir ahlâk da olabileceği düşünülür ve bu ahlâk, kilisenin kurallarına, geleneğine ve çerçevesine uymak zorunda değildir. Fakat Avrupa tecrübesinde kilisenin dışında kalmak dinin dışında kalmak anlamına gelmez. Nitekim bu tarihsel deneyimin içinden süzülüp gelen laiklikde dinî ödevlerin değil, kilise ödevlerinin dışında kalan kişiyi veya durumu ifade eder. Yoksa dinle ilişkili herşeye ve bütün dinî tezahürlere karşı çıkmak laik olmanın gereği değildir.
 
Şu halde Avrupa tarihsel tecrübesinin ürünü olan laikliğin bizdeki uygulamasının neden arıza verdiği bu yapısal farklılıktan çok iyi anlaşılıyor. Yani aslında mesele, kimilerinin laikliği yokedip ülkeyi din devleti yapmaya çalışması meselesi değildir. Böyle olmayınca laiklik duyarlılığı olan kesimlerin de karşılarında özgürlüklerini savunacakları din adamları veya kurumsal din (kilise) bulamadıklarında soluğu dinin kendisine veya tezahürlerine (başörtüsü, Arapça ezan, Kuran kursu, Kuran alfabesi, imam hatip okulları, dindarlar vs.) karşı savaş vermekte alması sömürge aydını tavrı oluyor.
 
İşte esas itibariyle sorunumuz, bütün bu ihtilaflı alanları aşacak ortalama ahlâkın ne olabileceğini bulmaksa o zaman tartışmanın başlığı kesinlikle dinden bağımsız ahlâk değil, olsa olsa dinin suretinden bağımsız ahlâk şeklinde takdim edilmelidir.
 
Dinin suretinden bağımsız ahlâk, hakkında vahiy gelmeseydi de iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi değerlerin bilinebileceği ve ayırtedilebileceği anlamına geliyor. İrfan ve sufilik mektebinin büyüklerinden İbn Arabi ekolüne mensup merhum İmam Humeyni (İranın politik lideri sanılır, oysa hepsinden önemli özelliği, yazdığı onlarca felsefi kitapla irfan-tasavvuf alanının büyük bilginlerinden biri olmasıdır) şöyle der: Kemale ermiş insan, haram ve çirkin olduğu beyan edilmeseydi de (vahiyden bağımsız olarak-K.Ç.) o kötülüklerden uzak duracak olan insandır.
 
Herhangi bir dine mensup olan bir inançlı, kuşkusuz ahlâk anlayışını da o dinin ilkelerinden çıkaracaktır. Bu durumda -az çok farklılıklarla- Müslüman ahlâkı, Hıristiyan ahlâkı, Musevi ahlâkı vs. tanımlarından sözedebilir ve her dinî kültürün kendine özgü ahlâk anlayışının yarattığı göreceli bir alanı konu edebiliriz. Ama böyle yapmakla sorunu çözmüş olamayacağız. Çünkü ahlâk alanındaki görecelilik ve çoklu ahlâk anlayışı kendiliğinden toplumsal yaşayışın özgür, barışçıl, düzenli, uyumlu ve hoşgörülü temelini oluşturmaya yetmeyecektir.
 
Toplumsal dokunun çoklu, çoğul ve çeşitli olması tek başına birarada barış içinde yaşamanın imkanı olamaz. Hatta görecelilik (sana göre, bana göre) kimi zaman gerilim, gerginlik ve çatışmaların sebebini bile oluşturabilir.
 
Şu halde toplumsal nizamın uyumlu işleyebilmesini, değişmez ve herkese göre doğru olan bir ortalama ahlâk ile sağlayabiliriz ancak. Bunu da akıl verebilir. Bu nedenledir ki akıl, Kuranda vurgulu biçimde tekrarlanan bilgi kaynağıdır ve İslamın bilgi metodolojisinde (usûl-i fıkıh) içtihadın kaynaklarındandır.
 
Akıl, zulmün kötü olduğunu vahiyden bağımsız olarak da bilebilmelidir. Bu sayede toplumsal düzen için her toplumsal kesimin tereddütsüz kabul edeceği temel ahlâkı oluşturmuş olabileceğiz.
 
Özgür Kocaeli gazetesi, 20 Mayıs 2009

fikritakip


__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

Ahlakın Kaynağı

III. Ulusal Risale-i Nur Kongresi - "Ahlak" / III. National Congress of Risale-i Nur - "Ethics"

[Sonuç Bildirileri: I. Masa / Final Declarations: 1st Table]

III. Ulusal Risale-i Nur Kongresi “Ahlak” - Risale-i Nur Enstitüsü 25-26 Mart 2006 / İstanbul

Giriş

Ahlak olgusu insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli unsurlardan birisidir. Yani ahlaktan bahsedilirken, kesin olarak insani bir durumdan söz ediliyor demektir. Hem bir duygu olarak, hem de bilinçli bir davranış olarak ahlaki eylem, insana ait bir tutumdur. Bu tartışmasız hakikate rağmen, ahlakın dayandığı temel ilke ve referanslar konusunda tek bir noktada anlaşıldığı da söylenemez. Hatta sadece ahlakın kaynağı konusunda değil, bu kavramın anlamı konusunda bile farklı tarifler yapılmaktadır.

Ahlak kavramı, lügatlerde "hulk" kelimesinin çoğulu olarak geçmektedir. Hulk, seciye, huy, tabiat, yaratılış, davranış, tutumlar ve tavırlar anlamındadır. Terim olarak ise insanın doğuştan veya sonradan kazanılan zihni ve ruhi halleri ile bu hallerinden doğan iyi-kötü tavır ve hareketlerini ifade eder. Buna göre Arapça'daki ahlak kelimesi, hem felsefi, hem de sosyolojik bir anlam taşır. Yani ahlak olgusunun hem değişmez bir özelliği hem de zaman içinde geçirdiği bir değişim söz konusudur. Bu anlamda, kavramın içinde özellikle İslam dinine münhasır bir ahlak anlayışının mündemiç olduğu söylenebilir.

Ahlak'ın kaynağının ne olduğu konusunda insanlık tarihi boyunca ortaya konan üç temel tezin olduğu görülmektedir. Bu tezlerden ilki, ahlakı insanın hem yaratılışı, tabiatı veya fıtrat kanunları anlamında hem de peygamberler aracılığıyla gönderilen vahiy kaynaklı ilkeler, kurallar anlamında kabul eden dinlerin tezleridir. İkinci tez ise ahlakı akıl referanslı olarak ele alan, onu hem bir metafizik hem de pratik bir insani olgu olarak gören farklı felsefe doktrinlerinin tezleridir. Üçüncü tez ise, ahlakın toplumsal yönü üzerine geliştirilen antropolojik ve sosyolojik teorilerdir.

Ahlakın Kaynağı Dindir

Din, insanî değerleri ortaya koyar ve insana o değerlere bağlı kalarak yürüyebilme iradesi kazandırır. İnsan o değerleri kendi özünde ve vicdanında bulur. Dinin kazandırdığı irade ile o değerleri hayata geçirme bilincini ve gücünü kazanır. Dinin ahlâkla olan ilişkisinin başladığı yer de esasen burasıdır.

Dinlere göre, öncelikle inanılması gereken temel imani esaslar ortaya konulur. Daha sonra, insanların gerek fertler olarak, gerekse topluluk halinde nasıl yaşaması gerektiğine dair temel ilke ve prensipler belirlenir. Yani ahlâk prensipleri dinin inanç ilkelerinden çıkarılır. İlahi kudret yarattığı insanlara ahlak duygusunu verdiği gibi, gönderdiği kitaplarla da bunları yeniden düzenlemiş, unutulanları hatırlatmıştır. Yani ahlâk kuralları, insanların hem fert, hem toplum olarak hayatlarını düzenlemeleri için Allah'ın insan tabiatına yerleştirdiği istidatlar ve kitaplarıyla ortaya koyduğu buyruklardır.

Yaratıcı, vahiy aracılığıyla insanların kuvve halindeki duygularını tekamül ettirmek için onların iradelerini uyarır. Bu emirler kamil bir insan olabilmek için, gereken eylemler ve duygularla bezenmeyi sağlayacak olan ilkelerdir. Bu hedeften sapma sonucunda ortaya çıkan ahlakilikten uzaklaşma durumu ise, hem ferdi hem de toplumsal huzursuzluğu ve mutsuzluğu doğurmaktadır. Peygamberler sadece inanç bakımından değil, ahlaken de ölçüyü kaçırmış topluluklara gönderilmiştir. Hz. Peygamber'in, "Benim Allah tarafından gönderilmemin ehemmiyetli bir hikmeti, güzel ahlakı tamamlamak ve insanlığı ahlaksızlıktan kurtarmaktır" şeklindeki sözleri İslam dininin ahlaka verdiği önemi göstermektedir.

Kur'an'da ahlakın önemine vurgu yapmak için, imandan hemen sonra iyi davranışta bulunmak da hatırlatılır. Mesela, "İman edin ve iyi amelde bulunun" emri Kur'an'da en az elli defa tekrar edilir. Bazı ayetlerde belirtildiği gibi, güzel bir ahlaki davranış aynı zamanda, dini bağlılığı ve imanı da gösterir: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iman etmiş olmazsınız."

Bu bağlamda Bediüzzaman, "edep" kavramını hayatın tamamına hakim olan davranışlar bütünü olarak görmektedir. "Sünnet-i seniyye edeptir, hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın" sözüyle, Kur'an'ın hayata tatbiki olan sünnetin özünü edep ve ahlâkın oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Bediüzzaman, "Sünnet-i seniyyede edeple ilgili pek çok değer vardır" dememiş, doğrudan Sünnet'in tastamam ve bütünüyle edepten ibaret olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade, Hz. Peygamber'in ahlâkı sorulduğunda Hz. Aişe'nin "Onun ahlâkı Kur'an'dır" mealindeki ifadesine benzemektedir. Hz. Aişe de "Onun ahlâkı Kur'an'a benzer" dememiş, doğrudan Kur'an'ın kendisi olduğunu bildirmiştir. Şüphesiz bu durum, her yönüyle ahlak-ı hamide sahibi olmayı, bütün azalarıyla ahlakı kuşanmayı gerektirir.

Öte yandan Bediüzzaman, Sünnet'teki edebe, "Sünnet-i Seniyye'deki edep, o Sâni-i Zülcelâl'in hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyeti takınmaktır" diyerek açıklık getirmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, onun edepten kastı, her an Allah'ı görüyormuşçasına hareket etmek, dolayısıyla her an Allah'ın murakabesi altında olduğunun bilincinde "ihsan" kıvamında bir kullukta bulunmaktır. Bunun ise Kur'an ve Sünnet'i azami ölçüde tatbik ile mümkün olacağı, Hz. Peygamber'i örnek alarak O'nun ahlakıyla ahlaklanmakla gerçekleşeceği izahtan varestedir. Zira bütün Kur'an ayetleri ve hadisler, zevk, estetik değerler ile yaratılış arasındaki ahenk ve dengeyi koruma, itidalli hareket etme, sağlam bir fikrî temele, merhametli bir kalbe sahip olma ve nihayet bütün bunların yönlendirmesiyle hayatı anlamlandıracak işlere (hayır işleri) yönelmede insanoğluna rehberlik etmektedir. Bu açıdan bakılırsa, "Kur'an ve Sünnet'in özü, ifrat ve tefritten uzak itidal ve vasattır" demek abartı olmayacaktır.

Bu ideal vasat seviyeyi ise, insanların çoğu kolayca yakalayamamaktadır. Bu nedenle insanlığa bu yolu gösteren ve tarif eden peygamberlere ihtiyaç vardır. İşte insanların aklı evrensel düzen ve ahengi kavramada sınırlı kaldığından veya kavrasa bile buna uygun bir biçimde davranmayı başaramadığından, evrensel bir kanuna ihtiyaç duyarlar. Böyle bir kanun da ancak, yaratılmış olan evreni ve içindeki insanı en iyi tanıyan birinin "Kanun"u olabilir. İşte bu kanun da ancak peygamberler aracılığıyla insanlara getirilen semavi kitaplardır.

Bediüzzaman'a göre bu kitaplardaki emirlerin önemli bir hikmeti de şudur: İnsanda ruhun yaşayabilmesi için insan bedeninde üç adet duygu yüklü merkez yaratılmıştır. Birincisi, "menfaatleri celb ve cezbetmek için kuvve-i şeheviyye-i behimiyye"dir. Bu duygu bütün hayvanlarda müşterek olarak bulunur. İkincisi, "menfaat ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmak için kuvve-i akliyye-i melekiyye"dir. Meleklere has bir özellik olan akıl nimeti insanlara ve cinlere de verilmiştir. Üçüncüsü, "zararlı şeyleri defetmek için kuvve-i sebu'iyye-i gadabiye"dir. Bu özellik, insanlarda bulunmakla beraber, daha kamil manada yırtıcı hayvanlarda bulunan bir özelliktir.

Bediüzzaman, ahlakın etkili kaynağı olarak gösterdiği bu melekelerden "kuvve-i şeheviyye" ve "kuvve-i gadabiyye"yi özetle şöyle tanımlamaktadır:

"Kuvve-i şeheviyye cinsel arzu, yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi faydalı şeyleri alma ve elde etme gücüdür. Ancak bu gücün üç derecesi vardır. Tefrit derecesi 'humud' denilen şehevi konulara karşı isteksizliktir. Böyle bir kişi, harama karşı şehveti olmadığı gibi helallere karşı da iştahlı değildir. Tefritin zıddı olan ifrat derecesi ise, helal-haram demeden aşırı şekilde şehvetine düşkün olmaktır. Böyle bir kimse namusları ayaklar altına alma istidadındadır. Orta mertebe olan vasat derecesi ise iffetliliktir. Kişinin helaline karşı şehveti varken, harama karşı iştahsız olur."

"Kuvve-i gadabiyye, zararlı şeyleri reddetme duygusudur. Bu duygunun tefrit derecesi korkaklıktır ki, böyle bir duyguya sahip olan insan olur olmaz şeylerden korkarak hayatı kendisine zehir eder. İfrat derecesi ise, maddi ve manevi hiçbir şeyden korkmama hissi veren 'tehevvür'dür. Denilebilir ki, bütün istibdatlar, zulümler ve tahakkümler tehevvür mertebesinin mahsulüdür. Bu duygunun vasat mertebesi 'şeca'at' denilen kahramanlıktır. Şeca'at sahibi bir kimse, başka bir şey için değil, sadece dini ve dünyevi hakları için canını feda etmekten çekinmez. Ancak meşru olmayan işlere karışmaz."

Buradan anlaşıldığına göre, hak tanımazlık ilkesine dayanan gadab duygusunun ifrat derecesi, helal-haram bilmeyen kuvve-i şeheviyyenin ifrat derecesiyle birleşince, masumların ve özellikle zayıfların hakları ayak altına alınacağı gibi, iffetli insanların namusları da kirletilmiş olur. İnsanın eşref bir mahluk ve mükemmel bir varlık oluşuna uygun olarak bu duygular, din tarafından tahdit edilmişse de fıtratça ve yaratılışça sınırlandırılmamıştır. Başka bir deyimle, insanlara verilmiş bulunan bu duyguların kontrolü tamamen insanın iradesine bırakılmıştır. İnsan eğer "hadd-ı vasat" dediğimiz dereceyi muhafaza edemeyip ifrat veya tefrite düşerse, ahlaki zaafların içine gireceği açıktır.

Böyle bir bakış açısıyla, iman, ibadet ve ahlak olguları birbirinden kopmaz ve sürekli iç içe olmaları gereken birer insani tutum ve ruh halleridir. Yani ahlak ilkeleri sadece insanların uymaları beklenen ve uymadıkları takdirde cezalandırılmakla tehdit edildikleri soyut emirler ve kurallar olmaktan çok daha fazla bir anlama sahiptir. Bu anlamda sadece insanların davranış ve duyuşlarını sınırlandıran dışarıdan, zorla tatbik edilen emirler değil, onların kamil, erdemli bir insan olmalarının yolunu gösteren deruni, vicdani ve canlı hayat ilkeleridir. Ayrıca bunlara uymak da bir tür ibadettir. İbadet de insanın ruhunu yücelten, istidatlarını inkişaf ettiren, meyillerini temizleyen, emellerini gerçekleştiren, fikirlerini genişleten ve sistemleştiren, şehevi ve gadabi duygularını sınırlayan bir hal üzerinde olmaktır.

Bediüzzaman, güzel ahlakın salt insan aklından ortaya çıkmış olabileceğini kabul etmemektedir. Ona göre, insanın ruhuna manen yükselmeyi ve ahlaken kemalatın zirvesine çıkmayı aşılayan ve teşvik eden dinlerdir. Eğer peygamberler gönderilmeseydi, vahye dayalı dinler de olmayacaktı; dolayısıyla insan, hayvanlar seviyesinde basit bir mahlûk olarak kalacağı için insanda güzel ahlaktan ve vicdani kemalattan söz edilemezdi.

İnsanların hayvanlardan farklı ve üstün olmalarını sağlayan en önemli özelliklerinden biri de temyiz yeteneğidir.

Temyiz yeteneği ise cüz'i irade ve ahlak ile ilişkilidir. Bu özelliği sayesinde insan teklif ile sorumlu tutulmuş ve doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırt etmekle mükellef olmuştur. İşte bu nedenle eğer teklif olmasaydı, insan ruhuna konulmuş olan duygular tekamül etmezdi. Çünkü insanın insaniyet bakımından gelişmesi için, beden ve ruh dengesinin sağlanabilmesi de gerekmektedir. Böylece, insanın tabiatına konulan bazı duygu ve istidatlar dengeli bir şekilde gelişip devam edebilir. Yoksa insan bu duygularını dengeleyemeyeceğinden, hem şahsi hayatını, hem de toplumsal hayatı bozacaktır. Bu duyguların dengelenmesi sayesinde ise, insan şahsi hayatında denge ve istikameti, toplum hayatında ise adaleti sağlayacaktır.



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 
asım
Uzman Uye
Uzman Uye


Katılma Tarihi: 14 agustos 2008
Yer: Turkiye
Gönderilenler: 1700
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP Alıntı asım

. [PDF]

T-İslam Düş.Ahlak



__________________
O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Yukarı dön Göster asım's Profil Diğer Mesajlarını Ara: asım
 

Sayfa Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Sizin yetkiniz yok foruma yeni mesaj ekleme
Sizin yetkiniz yok forumdaki mesajlara cevap verme
Sizin yetkiniz yok forumda konu silme
Sizin yetkiniz yok forumda konu düzenleme
Sizin yetkiniz yok forumda anket açma
Sizin yetkiniz yok forumda ankete cevap yazma

Powered by Web Wiz Forums version 7.92
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide
hanif islam

Real-Time Stats and Visitor Reports Sitemizin Gunluk, Haftalik, aylik Ziyaretci  Detaylari Real-Time Stats and Visitor Reports

     Sayfam.de  

blog stats